Insan normalde yasadigi yere bu kadar hakim olmuyor. eger bir yerin yerlisiyseniz ya da uzun yillardir orda yasiyorsaniz cok fazla etrafta ne var ne yok bakmiyorsunuz mesela ben Turkiye de yasadigim sehirlerin etrafinda ne var ne yok hangi gol nereye gider, orman nerde pek bilmem ama simdi Valencianin nerdeyse butun koylerine kasabalarina gittim gorulecek dogal guzellikleri, tarihi yapilari gordum. Farkli kulturel ozellikler nelermis kim nerde ne yer ne icermis ogrendim. Turkiye de sorsan favori yerin neresi hangi kafe hangi bar bilmem, ama burda su yemek icin buraya bu yemek icin suraya diyecek kadar uzmanlastim. Ne de olsa zaman sinirli keyfini cikarmak lazim. Bu gun Montenejo isimli bir bolgedeydim selalelerin akltigi kucuk gollerin olustugu yemyesil harika bir yer "balneario" diye anilan bu yerde su sicakliginin 25 derece oldugu soyleniyor. Bence daha soguk ama 34 derecelik Valencia sicaginda super bir secenek. Boydan boya kumsallar ile kapli plajlari bastan sona dolu bu sehrin ortasinda tenha ve mis gibi tatli suyu bulup yuzmek odul gibiydi. Ustelik sehrin karmasasi ve yuksek sesle konusmayi adet edinmis Ispanyollarin gurultusunden cok uzakti. Valenciaya aracla 1 saat uzakliktaki Montenejo sirf o nefis yesilligi icin gorulmeye deger.
zamanı yakala
14 Haziran 2014 Cumartesi
20 Mart 2014 Perşembe
¡Hola! Fallas 2014 ¡Adios! Fallas 2014
Despues de muchas cosas, puedo decir "Gracias a Dios que estoy en Valencia"
Valencia'da Şubat ayına girdiğimiz andan itibaren herkesin dilinde bir "Fallas"tır gidiyor. Daha önce bir çok kafenin üstünde Fallera yazdığını görmüştüm, sorduğumda Fallas için hazırlanılan yer demişlerdi. Çok fazla üstüne gitmemiştim. Çünkü o zaman bu kadar çok bahsedilmiyordu. Daha sonra konuştukça bu konunun ne kadar önemsendiğini yavaş yavaş fark ettim. Facebook hesabımda az da olsa bir kaç fotoğrafa yer verdim. Ancak yeterli olmadıklarını biliyorum. Bugün baharın ilk günü dünyanın her yerinde çeşitli şekillerde kutlanıyor.
İşte bu kutlamalardan biri de Fallas. Mart ayının ilk gününden başlayıp, bu sabaha, yani 20 Mart'a kadar devam eden bu kutlamada, her gün durmak bilmeyen bir gürültü ile karşı karşıya kalıyoruz. Bunların en önemlisi ise ilk günden bu yana devam eden ve her öğlen saat iki de "Plaza de Ayuntamiento" yani Belediye Meydanı'nda yapılan patlama gösterisi "Mazcleta". Ancak bu patlamaların sadece öğlen belediye meydanındaki patlama ile sınırlı kaldığını sanmayın. Öncelikle sabah saat 08.00'da "La Desperta" (uyandırma) ile gözünüzü açmanız gerekiyor. Önde Fallas kıyafetlerini giymiş büyük özenle hazırlanmış kadınlar, erkekler ve çocuklar yürürken, arkalarında da bir grup, oraya buraya maytap ve torpiller atarak insanları uyandırıyorlar. Ayrıca farklı yerlerde havai fişekler atan gruplar da var ve tabi ki her grubun kendine ait bir bando ekibi. Düşünün ki, günün her saati, evinizin önünden arkasından yanından patır patır gürültüler ile gruplar geçiyor. Bu grupların geçişinin inanın bir sınırı yok. Saat 14.00 olduğunda önce Belediye Meydanı'ndaki mazcleta başlıyor ve ardından tüm "barrio"lar (mahalleler) kendi mazcletalarını yapıyor. Tüm şehir, yaklaşık iki saat boyunca, savaş alanlarını aratmayacak şekilde yüksek ölçekli patlama sesleri ve yoğun bir duman bulutu altında kalıyor.
Her barrionun bir veya birkaç dev çadırı var. Bu çadırların içinde gün boyu devam eden partiler ve bitmek bilmeyen patlamalar sabahın ilk ışıklarına kadar devam ediyor. Uyumak için sadece bir kaç saatiniz var. Bu işin patlamalı ve gürültülü kısmının yanında bir de sanatsal kısmı var. Şehrin dört bir yanı tahtadan ve poliüretandan yapılmış dev heykeller ile donatılıyor. Ayrıca Calle Cuba ve Calle Sueca isimli caddelerde görülmeye değer ışıklandırmalar yapılıyor ve her gece özel ışık şovları arasında, insanlar büyük bir keyif içinde sabahlara kadar eğleniyor. İğne atsanız yere düşmeyecek bu kalabalıkta, karnınız acıktığında yemek yiyebileceğiniz, biraz oturup enerji toplayabileceğiniz büyük yemek çadırları da var. Mart ayının 16'sına gelindiğinde işin heyecanı biraz daha artıyor. Çünkü her yeri donatan heykeller arasında seçim yarışı başlıyor. Bu yarıştan galip gelen heykel (ki bunlara "Ninot" deniyor), diğerleri için kaçınılmaz son olan yanmaktan kurtulup, Fallera Müzesi'ne kaldırılma şansını yakalıyor.
18 Mart günü, "Plaza de la Virgen"de büyük bir Meryem Ana temsili yapılıyor ve şehrin dört bir yanından gelen çiçekler ile Meryem Ana'ya teşekkür ediliyor. Bu çiçek sunma etkinliği sırasında, neredeyse bütün Falleralar (Fallas kıyafeti giymiş kimseler) ağlıyor ve yürüyüşlerine devam ediyorlar. Buradaki duyguyu anlasam da aynı hisleri paylaşamadım maalesef.
19 Mart gecesinde, seçimi kazananın dışındaki bütün ninotlar, büyük bir cosku icinde yakılıyor. Yakılan ninotların büyük kısmı, günümüz dünyasında yaşanan aksaklıkları hicveden örnekler taşıyor ve yakılmalarıyla birlikte bu aksaklıklardan kötülüklerden kurtulunacağına inanılıyor. İlk olarak saat 22.00'da çocuklar için yapılmış ninotların yakımına başlanıyor. Saat 00.00'da şehrin önemli ninotları kalabalıklar, alkışlar ve dualar eşliğinde yakılıyor. Saatler 01.00'ı gösterdiğinde ise Belediye Meydanındaki devasa ninot havai fişek gösterileri eşliğinde, sonsuzluğa uğurlanıyor.
Fallas sadece Valensiya'nın değil, İspanya'nın en önemli festivallerinden biri. Çünkü sadece ülke içinden değil, yurt dışından da binlerce turistin akın ettiği bir festival. Marangozların azizi San Jose'nin her bahar başında atölyesindeki eski eşyalardan kurtulmak yeni eşyalara yer açmak için yaktığı ateşler, bir gün kendi atölyesinin yanmasına sebep olmuş ve onun anısına her yıl yeni bir ateş yakılmasına karar verilmiş. Başlarda eski eşyaların yakılması ile başlayan binlerce yıllık bu serüven, San Jose'nin anısına bir marangozluk festivaline dönüşmüş. Yapılan ninotların maliyeti 1000 Avro'dan 1 milyon Avro'ya kadar değişse de, Valensiya halkı bu geleneğe sıkı sıkıya bağlanmış durumda. Ne kadar garip olsa da, bizler ne kadar gürültüden şikayet etsek de, gürültü yaparak para kazanmak büyük bir meziyet.
26 Aralık 2013 Perşembe
Feroz
Ahmed, Modern Türkiye'nin Oluşumu, İstanbul, 2012.
Çevirisini Yavuz Aloga'nın yaptığı,
orijinal basımı The Making of Modern Turkey Raulledge olan Modern Türkiye'nin
Oluşumu adlı kitap indeksiyle birlikte 296 sayfa olup Kaynak Yayınları
tarafından 2012 yılında İstanbul'da basılmıştır. On bölümden oluşan kitabın
temel tezi, "Türkiye askeri bir toplum mudur?" sorusu üzerine
kurulmuştur. Kitapta Osmanlı döneminden günümüze Türk tarihinde ve siyaset
hayatında ordunun taşıdığı önem üzerinde durulmuştur.
Eserin giriş bölümünde, Osmanlı
Devleti'nden itibaren Türk tarihinde yaşanan darbelere kısaca değinilmiştir. Bu
çerçevede, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti içerisindeki sorunların
ordunun dâhil edilerek çözümlendiği, Türk tarihinde her on yılda bir açık yada
dolaylı olarak bir askeri müdahale gerçekleştiği, Osmanlı subaylarının 19.
yüzyıl boyunca aşamalı olarak siyasallaştıkları ve oluşturulan her düzenin
askeri yöneticiler de barındırıyor olması gibi sonuçlara ulaşılmıştır. Bu
sonuçlar göz önüne alınarak Türkiye'nin askeri bir toplum olup olmadığının
incelenmesine başlanmıştır.
Eserin ikinci bölümü olan "Osmanlı
Mirası" başlıklı bölümde, Osmanlı Devleti'nin yıkılmasının ardından,
kurulan yeni devlete etkileri incelenmiştir. Bu çerçevede, özellikle Osmanlı
hanedanının sonraki iktidarlar üzerinde büyük bir etki bıraktığı tespit edilmiştir.
Cumhuriyet rejiminin kurucuları arasında yaşanan fikir ayrılıkları da bu etki
ile açıklanmaya çalışılmıştır. Mustafa Kemal'in önderliğinde kurulan yeni
devlet, Osmanlı etkisini ve mirasını reddederek yeni bir yönetim yapılanmasına
gitmeye çalışırken, bazı silah arkadaşlarının bu etkiye kapılarak yeni devletin
Osmanlı kurumlarıyla bütünleştirilmesi taraftarı olmuş ve yeni Türk devletinin
ilk yıllarından itibaren devlet yönetimi içerisinde gruplaşma başlamıştır. Bu
bölümde ayrıca, Osmanlı Devleti'nin ilerlemesi konusunda gazilik ideolojisinin
önemi vurgulanarak, bu ideolojinin Osmanlılara rehberlik ettiği belirtilmiştir.
Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda dinî ideoloji olarak sadece gazilik fikrinin
varlığından söz edilmiştir. Gazilik unvanı, cumhuriyet yönetiminin kuruluşu
sırasında, yönetici sınıfın isteyerek devraldıkları bir miras olmuştur. Mustafa
Kemal'e Gazi unvanı verilmesi de bu şekilde açıklanabilir. Nitekim Gazilik
geleneği yeni Türk devletinin kuruluşu sırasında yaşanan savaşlar ve halk örgütlenmelerinde
de oldukça önemli olduğu ifade edilebilir. Bu bölümün en önemli tespitlerinden
biri, Tanzimat ve Islahat Fermanları ile sağlanan mülkiyet güvencesinin, siyasî
tarihin dönüm noktası olduğudur.
Eserin "İmparatorluktan Ulusa"
adlı üçüncü bölümünde, 1908-1923 yılları arasındaki gelişmelere yer
verilmiştir. Bu dönem içerisinde Sultan II. Abdulhamid'in tahttan indirilerek
anayasanın tekrar yürürlüğe koyulması, dışa kapalı toplumun tekrar dışa
açılarak Avrupaî gelişmelerin ülkeye nüfuz etmesi, Jöntürk gibi çeşitli
grupların faaliyetleri, gayrimüslimlerin tekelinde bulunan bazı faaliyetlerin
Türk tebaa tarafından da yürütülmeye başlaması, kişisel dokunulmazlıkların
ortaya çıkışı, İttihat ve Terakki'nin faaliyetleri ve ülkenin savaşa
sürüklenmesinin nedenleri, İttihat ve Terakki ile liberaller arasındaki
çatışmalar, I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan mütarekeler ve bu
mütarekelerin sonrasında ortaya çıkan direniş grupları, ulusalcı hareket
doğrultusunda Misak-ı Milli'nin kabulü ve ulusal kurtuluş savaşının başlaması
gibi konular işlenmiştir. Bu konuları incelerken oldukça objektif yaklaşmaya
çalışan yazarın en önemli tespitlerinden biri, Kurtuluş Savaşı'nın yerel toprak
sahiplerinin kendi topraklarının başka devletler tarafından paylaşılacağını
anlamaları ve bu nedenle karşı mücadeleye başlamaları sonucu ortaya çıkmış
olmasıdır. Yazar, savaş sırasında yaşanan zorluklara rağmen, başarıya
ulaşılarak Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanması konularını da salt bilgi
olarak okuyucuya sunmaktadır.
Eserin dördüncü bölümü olan "Yeni
Türkiye: Siyasal Yaşam" başlıklı bölümde, 1923-1945 yılları arasında
Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği siyasallaşma, modernleşme ve yapısallaşma
dönemlerini incelemektedir. Yazar, bu dönemin özünde, meclis bünyesinde oluşan
ulusalcı ve tutucu gruplar arasındaki çekişmelerin yattığını belirtmektedir.
İttihat ve Terakki döneminde Mustafa Kemal'in aynı fikirleri paylaştığı
kişilerle, bu yeni dönemde fikir çatışmalarına girdiği görülmektedir. Ayrıca
kitapta, Mustafa Kemal'in karşısında sadece dini kaybettiklerini düşünenlerin
olmadığı ayrıca laikliği istemeyen bir grubun bulunduğu ifade edilmektedir. Yazar,
Kemalist hareketin karşısında olanların dini kullanmasının, Laiklik karşıtı
grupların gözden kaçmasına neden olduğunu vurgulamıştır. Bu dönemin siyasî
oluşumunun, Mustafa Kemal'in karşısındaki grupları ekarte etmesi üzerine kurulu
olduğu da tespit edilmiştir. Çok partili hayata geçiş deneyimleri ve bu dönemde
çıkan isyanlar da bu bölümde işlenen konular arasındadır. Mustafa Kemal'in
ölümü ve kendisinden sonra İsmet İnönü'nün Milli Şef olarak devleti yönetmeye
başlaması da bu bölümün konuları arasındadır. Yazar, bu dönemi, Kurtuluş Savaşı
sırasında toprak ağaları, burjuvazi, asker ve sivil bürokrasi arasında oluşan
huzursuz ittifakın sona ermesinin etkileri çerçevesinde değerlendirmiştir.
Bir önceki bölümün ekonomik
değerlendirmesi olan "Yeni Türkiye: Toplum ve Ekonomi" adlı beşinci
bölümde, yine 1923-1945 arası dönemdeki gelişmeler değerlendirilmiştir. Yazar,
bu dönemde Mustafa Kemal'in ekonomik bir gelişme gerçekleştirmek zorunda
olduğunu ve bu gelişmeyi sağlayabilmek amacıyla toprak ağaları ve burjuvazi ile
iyi ilişkiler tesis ettiğini belirtmektedir. Bu bölümde, yazar, yaptığı
sosyolojik tespitlerle, Kemalist hareketin, Türk toplumunun üst düzeyinden çok
az miktarda destek aldığını ve bu nedenle de işçilere ve köylülere
dayanacağının düşünüldüğünü, ancak Türk toplumunda toprak açlığı çeken bir
köylü sınıfının olmamasının, Türkiye'nin küçük bir toprak sahipleri ülkesi
olarak kalmasına yol açtığı kanaatine varmıştır.
Ayrıca yazar, Mustafa Kemal'in yurt
gezileri ile halka aktarmaya çalıştığı ekonomik büyüme odaklı yenilik
hareketlerinin, halkın yeterince ilgisini çekememesi nedeniyle, tam olarak
gerçekleştirilemediği fikrindedir. Bu nedenle de Mustafa Kemal'in yerel halka
şeyhler, eşraf ve din adamları vasıtasıyla ulaşmaya çalıştığını tespit
etmiştir. Aynı dönemlerde radikal Kemalist grubun geleneklere ters düşen
yasalar çıkararak, halkı toplumsal olarak değiştirmeye çalıştıkları da bu
bölümde vurgulanmaktadır. Bu bölüm içerisinde, cumhuriyetin kurulmasının
ardından yapılan bütün yenilik ve modernleşme faaliyetlerine de yer verilmiş ve
bu faaliyetlerin halk üzerinde yarattığı etkiler incelenmiştir. Yazarın
üzerinde durduğu bir diğer nokta ise 1940 yılında kurulan Köy Enstitülerinin,
halkın kalkınması yönünde önemli bir adım olmasıydı. Kadınların toplumsal
hayata entegre edilmesi için yapılan çalışmalar da bu bölümde irdelenmiştir. Ayrıca
ekonominin geliştirilmesi amacıyla Mustafa Kemal yönetiminin yöneldiği özel
sermayenin desteklenmesi yönteminin zaman içerisinde kötü meyveler verdiği ve
aynı özel sermayenin kontrol altında tutulamaması nedeniyle yeniden devletçilik
sisteminin desteklenmeye başlandığı da yapılan tespitler arasındadır.
Eserin altıncı bölümü,"Çok Parti
Bilmecesi" adını taşımakta ve 1945-1960 yılları arasındaki gelişmelere
değinmektedir. Yazar bu bölümde, İsmet İnönü'nün kıvrak zekası ile Türkiye'nin
II. Dünya Savaşı'na girmesini nasıl engellediği ve aynı zamanda 1942 yılından
kalma Varlık Vergisi'nin ortadan kaldırılması ile hükümete yabancılaşan burjuva
ile tekrar yakınlaşma çalışmalarından söz edilmektedir. 1946 yılında Demokrat
Parti'nin kuruluşu ile geçilen çok partili hayat sürecinin irdelendiği bu
bölümde, CHP-DP çekişmelerine yer verilmiş ve 1950'li yıllar Demokrat Partinin
Altın Çağı olarak değerlendirilmiştir. Demokrat Parti'nin kendisini Ortadoğu
petrollerinin bekçisi olarak gördüğünü belirten yazar, Adnan Menderes'in elinde
bulundurduğu güçle, her şeyi yapmaya muktedir olduğunu ve bu nedenle de askerî
darbeyi çağırdığını ifade etmektedir. Yazar, bu dönemin diğer önemli olayları
olan Türkiye'nin NATO'ya girmesi ve Amerika ile yakın ilişkilere de
değinmiştir. Bu yakınlaşmanın Arap ülkeleri arasında huzursuzluk yarattığını
tespit etmiştir. Buna örnek olarak, bir Mısır karikatüründe, Cumhurbaşkanı
Celal Bayar'ın Batı'nın tasmalı köpeği olarak çizilmesini göstermiştir. Bu
huzursuzluğun sonucu olarak, 1955 yılında imzalanan Bağdat Paktı'na, Arap
devletlerinden sadece Irak'ın katıldığını vurgulamıştır. Bu bölümün ekonomik
değerlendirmelerinde, Batı'ya verilen büyük tavizlere rağmen, Türkiye'ye
yapılan yabancı yatırımların düş kırıklığı yarattığı kanısına varılmıştır.
Eserin "Askeri Müdahale, Kurumsal
Yeniden Yapılanma ve İdeolojik Siyasetler" başlıklı yedinci bölümünde,
1960-1971 yılları arasındaki gelişmelere yer verilmiştir. Yazar bu bölümde,
1960 yılı askeri darbesinin, ordunun üst kademelerinden çok, subayların eseri
olduğunu belirterek, darbenin en önemli isminin Alparslan Türkeş olduğunu ifade
etmektedir. Bölümün girişinde, askeri kademenin Türkiye Cumhuriyeti
içerisindeki önemini, Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak gibi devlet
adamlarının askeri kökenli olmaları çerçevesinde açıklamıştır. Yazar, iktidarı
ele geçiren askeri cuntanın Milli Birlik Komitesi ismini almasına rağmen, bu
grup içerisinde farklı görüşlerde insanlar olduğunu tespit etmiştir. Bu
gruplardan Ilımlılar olarak tanımlanan grubun yönetimi sivillere bırakmak
istediğini ancak Radikaller olarak adlandırılan ve başında Alparslan Türkeş'in
olduğu grubun ise iktidarda kalmak istediğini ve vurgulamıştır. Demokrat Parti
döneminde koyulan yasakların, askeri darbe sonrasında kaldırıldığını ifade eden
yazar, yeni oluşturulan anayasa ile birlikte, bir çok kurum ve kuruluşun ortaya
çıktığını ifade etmiştir.
Yazarın bu bölümde ortaya koyduğu en
önemli tespitlerden biri, 1960 darbesinin, askeri kesimin hayatında çok önemli
değişikliklere yol açtığı ve askerin her anlamda devletin önüne geçtiğidir. Bu
çerçevede, askerlerin maddi ve manevi durumlarının yükseltildiğine ilişkin
örnekler vererek bu tespitini kanıtlamaktadır. Yazar bu bölümde, yeni kurulan
partilere ve onların gelişmelerine de yer vermektedir. Bu partilerden en
önemlisinin Süleyman Demirel başkanlığında 1961 yılında kurulan Adalet Partisi
olduğunu da belirtmiştir. Yazar ayrıca, dönemin en önemli sorunlarından biri
olan Kıbrıs Sorunu'na da bu bölümde değinmiştir. Kitabın genelinde olduğu gibi,
bu bölümde de ekonomik değerlendirmeler yapılmış ve Türkiye'nin beklenen
ekonomik adımları atamadığını ve 1970'li yıllara doğru ülkenin bir kaosa doğru
sürüklendiği, üniversitelerin işlevlerini yitirdiği, öğrencilerin banka
soydukları ve Amerikan yetkililerin kaçırıldığı gibi tespitlerde bulunulmuştur.
Ülkenin bu kaostan kurtulabilmesi amacıyla Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet
komutanları, 12 Mart 1971'de bir muhtıra ile ülkenin yeniden denetim altına
alınması adına bir hükümetin kurulmasını talep ettiklerini görmekteyiz.
"Askeri Müdahale, Sosyal Demokrasi
ve Siyasal Terör isimli sekizinci bölümde, 1971-1978 yılları arasındaki olaylar
incelenmiştir. Yazara göre, siyasi terörün ve sosyal problemlerin sebebi, 1961
Anayasası'nın öngördüğü reformların uygulanamamasıydı. Yazar bu reformların
uygulanamama nedenlerini ayrıntılı bir şekilde ortaya koymaya çalışmıştır. Yazar,
bu dönem içerisinde kurulan hükümetlerin istikrar sağlayamamalarını, askerin
hükümetlere müdahalelerini, oy oranlarındaki ani değişiklikleri, 1970'li
yılların başlarından itibaren başlayan sol ve sağ terörizm arasındaki
çatışmaları da bu bölümde incelemiştir. Yazar, bu süreç içerisinde terörün had
safhaya ulaştığını ve önemli devlet adamlarının öldürülmesi seviyesine kadar
arttığını ifade etmektedir. Bu terör olaylarının temelinde, aşırı sağcı
MHP'lilerin olduğunu ancak seçim kaygısı nedeniyle bunun yüksek sesle dile
getirilemediğini, bu süreç içerisinde olayların Bülent Ecevit'in taşlanmasına
kadar vardığını belirtmektedir. Yazar, Kürt sorununun ortaya çıkışını da bu
dönemde ülke içerisinde yer alan kaos ortamına bağlamaktadır. Bu bölümde
ayrıca, İran Devrimi, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve bu harekatın Türk-Amerikan
ilişkilerine etkisi de işlenmiştir. Bu dönemin ekonomik değerlendirmesinde ise
başa geçen her hükümetin kendi ekonomik politikasını dikte ettirmeye çalıştığı
ve bunun da IMF ile ilişki artmasına neden olduğu ve Türkiye'nin Turgut Özal'ın
ekonomik baş danışmanlığı ile tanışmasına yol açtığı ifade edilmiştir. Bu dönem
olaylarının özeti olarak, yaşanan siyasal şiddetin, yeni bir askeri darbeyi
çağırdığı açıkça görülmekteydi.
Eserin "Askeri Müdahale, Siyasal ve
Ekonomik Yeniden Yapılanma" başlıklı dokuzuncu bölümünde, 1980 darbesinden
1991 yılına kadarki dönemde Türkiye'nin geçirdiği süreç aktarılmaktadır. Yazar
bu bölümde, 12 Eylül darbesi, bu darbenin Türkiye üzerindeki etkileri, parti,
sendika ve konfederasyonların kapatılması, Kenan Evren'in cumhurbaşkanı olarak
devletin başına geçmesi gibi olaylar incelenmiştir. Yazar bu dönemde, Turgut
Özal'ın IMF ve Dünya Bankası tarafından tanınıyor olması nedeniyle ekonomik
gelişme için sadece kendisine serbestlik tanındığını ifade etmektedir. Yazarın
"Türkiye'de hiçbir politikacı, iktidarda olmanın avantajlarını Turgut Özal
kadar büyük bir beceri ile kullanmamıştır" sözlerinden de bu sonuca
erişmek mümkündür. Yazar, Özal'ın ekonomi politikasını, fonlar sistemi olarak
değerlendirir ve oluşturulan yüzlerce fonla, Özal'ın ve yakınlarının büyük
gelir elde ettiklerini ortaya koyar. Yine bu dönemde bankerlerin yükselişini ve
çöküşünü incelerken, vatandaşların yaşadıkları banker mağduriyetlerine de yer
vermektedir. Yaşanan ekonomik skandallar nedeniyle, Özal'ın partisinin
prestijini 5 yıl gibi kısa bir sürede kaybettiği de yapılan tespitler
arasındadır. Bu bölümde, büyük oranda Özal dönemi ekonomik faaliyetleri, işçi
maaşlarının azaltılması, ihracatın arttırılması çabası, servet arttırma
çabaları, yurtdışında özellikle de Libya'da inşaat sektörüne yapılan
yatırımlar, ülkenin çok zenginler-zenginler-yoksullar toplumu haline gelişi
gibi konulara değinilmiştir. Darbeden sonra zayıflayan İslamî düşüncenin
yeniden uyandığı ve hükümetlerin giderek daha çok İslamîleştikleri tespiti de
yapılmıştır. Ayrıca, Türkiye'de ciddi bir işçi sınıfı dayanışma hareketinin
ortaya çıktığı da belirtilmiştir. Yazar, bu dönem içerisinde, artık her şeyin
bir fiyatının olduğunu, Türkiye'nin bir devlet adamını değil, bir işadamını
yönetici olarak seçtiğini de vurgulamaktadır.
Eserin "Son Söz: Türkiye'nin Bugünü
ve Yarını" adlı son bölümünde, kitabın genel bir değerlendirmesi yapılmış
ve İkinci Dünya Savaşı'ndan Türk ordusunun cumhuriyetin ve Kemalizmin bekçisi
oluşuna, 1980'lerde siyasal hayatın, ordunun sivillerin eksikliklerini düzeten
bir kurum olduğu efsanesinin zayıflayışına, siyasî cinayetlerden Kürt sorununa,
Türkiye'nin yeniden İslamlaşma sürecine, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın gittikçe
artan bütçesine, Arap ülkeleri ile yeniden ilişki kurulmasına kadar pek çok
konuda kısa değerlendirmelere yer verilmiştir. Yazar, Modern Türkiye'nin en az
iki kere, dünya düzeninde meydana gelen değişimlere, yaratıcı bir biçimde uyum
sağladıkları sonucuna varmıştır. Ayrıca Türkiye'nin sahip olduğu zengin deneyim
sayesinde, gurur duyulacak bir ülke olmasının önünde bir engel olmadığı
tespitiyle eserine son vermektedir.
Yazar, bu eserinde, Modern Türkiye'nin
oluşum sürecinde yer alan siyasal, toplumsal ve ekonomik gelişmelere yer
verdiği eserinde, ekonomik alandaki değerlendirmelerini daha yoğun bir şekilde
sunmaktadır. Siyasal ve toplumsal alanda yaptığı değerlendirmelerle ise
okuyucuları farklı bakış açılarına yönlendirmektedir.
Kitabın orijinalinde sadece yabancı
kaynaklara yer verilmişken, incelemiş olduğumuz baskıda, Türkçe kaynaklarla da
desteklendiğini görmekteyiz. Ayrıca eserin dipnot sistemiyle yazılmış olması,
yazarın vermiş olduğu bilgilere nasıl ulaşılabileceği konusunda okuyucular
bilgilendirilmektedir. Eserin sonunda okuyucuların metni incelemesinde kolaylık
sağlamak amacıyla bir dizin de eklenmiştir. Eserde, Osmanlı Devleti ile ilgili
bölümün yüzeysel olarak geçilmiş olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluşundan itibaren günümüze kadar geçirdiği tarihi sürecin ayrıntılı bir
şekilde verilmiş olması açısından bu eser Cumhuriyet tarihçilerinin
vazgeçilmezleri arasında yer alacaktır.
10 Kasım 2013 Pazar
Fark etmez ki / Estamos juntos
Aslında
bir öneri sonrası bu yazıyı paylaşmaya karar verdim.

Bir süredir farklı bir ülkede kalmış biri olarak, farklı milletlerden insanların bir arada yaşaması fikrine alışmış bulunmaktayım. Daha önceden ise bu benim için bir rüyaydı diyebilirim. Üstelik tüm bu insanlar ile İngilizce dışında ortak bir dili paylaşmak anlatılamaz bir keyifti. kim olursanız olun ya da nereden gelmiş olursanız olun, paylaşacak ortak fikirler ve zevkler bulmanın mümkün olduğunu görünce, bırakın kendi ülkenizi, bütün dünyanın çığlık çığlığa "Biz aynıyız ırk, din, dil ve renk ayrımı olmadan biriz" diye bağırdığını duyabilirsiniz. Bir değil, iki değil, onlarca milletten insan ile bir araya gelip İspanyolca konuşmak, deneyimlerini anılarını dinlemek, birbirinin ufkunu açmak kadar büyük bir ödül yoktur bence.

Türkiye, İspanya, Endonezya, Çin, Japonya, Amerika, İtalya, Brezilya, Almanya, Hollanda, Fransa, Ukrayna, Belçika vs. Her biri kendi kültür özelliklerine, diline ve yaşam alışkanlıklarına sahip ülkeler, ama bir Japon "Biz büyüklerimize çok saygılıyızdır" dediğinde, diğerlerinin "Biz de" değini duymak; Amerikalı bir arkadaş ailesini anlatırken, bizimkine ne kadar benziyor demek; İtalya'nın özel bir yemeğinden bahsedilirken, "Biz de bunu bu şekilde yapıyoruz" demek, "Aslında hepimiz aynıyız" demenin bir başka yolu bence. Veya bir İspanyol'un sıcakkanlılığına aynı ölçüde cevap verebilmek ve onunla birlikte Almanların yaptıklarına "Hayır, biz bunu farklı yapıyoruz'' cümlesini beraber kurabilmek, size şu inancı sağlıyor: "Bu kadar farklı kültürle bir arada yaşayabiliyor, bu kadar farklı kültürü bir araya getirebiliyorsam, başaramayacağım ne var ki!" Hepsinden bir kelime öğrenmek bile nefis
bir deneyim.
Hep mi aynıyız? Hayır, elbette bazen hayranlıkla, bazense garip ifadelerle dinlediğim farklılıklar da var. Zaten bizi biz yapan bu farklılıklar değil mi? Hayatımda hiç duymadığım yaşam öyküleri, Dünya'ya olan ilgimi ve merakımı arttırıyor. Daha fazla görmek, daha fazla okumak ve daha fazla bilmek adına birer kıvılcım sanki hepsi. En güzeli de ne biliyor musunuz? Türkiyeliyim dediğinizde soracak bir sürü şeylerinin olması. İstanbul, İslam, kahve, yaşam şekli. Hepsi birer merak konusu. Hele ki İstanbul'u görenler yok mu? İstanbul'u onlardan dinlemek, tekrar hayran olmanız için bir sebep. Boğazı, tarihi yarım adayı, geceleri ve gündüzleri bir de onlardan dinleyin.
Tarihte çok şey
paylaştık bu ülkelerin çoğuyla, bazen düşman, bazen ise müttefik olduk. Hatta bazıları
ile anlaşamadığımız, fikir ayrılıkları yaşadığımız konular hala devam ediyor. Ancak
bu konular konuşulurken bile saldırganlaşmadan, "ifade özgürlüğü budur"
dercesine yaptık bütün konuşmalarımızı.Bir Koreli'den "Size minnettarız" cümlesini duydum İnsana saygı en üst seviyede. Özel
hissetmemek mümkün değil. Konuşurken herkesin susup bizi dinlemesi alışık
olmadığımız bir durumdu.Anlatacağım öyle
güzel anılar biriktiriyorum ki aklıma geldikçe tebessüm etmemek elde değil. En
iyi arkadaşınızın bambaşka bir kültüre ve mantaliteye sahip olmasına rağmen "Seni
çok iyi anlıyorum." diyebilmesi, zenginlik değildir de nedir?

Bir süredir farklı bir ülkede kalmış biri olarak, farklı milletlerden insanların bir arada yaşaması fikrine alışmış bulunmaktayım. Daha önceden ise bu benim için bir rüyaydı diyebilirim. Üstelik tüm bu insanlar ile İngilizce dışında ortak bir dili paylaşmak anlatılamaz bir keyifti. kim olursanız olun ya da nereden gelmiş olursanız olun, paylaşacak ortak fikirler ve zevkler bulmanın mümkün olduğunu görünce, bırakın kendi ülkenizi, bütün dünyanın çığlık çığlığa "Biz aynıyız ırk, din, dil ve renk ayrımı olmadan biriz" diye bağırdığını duyabilirsiniz. Bir değil, iki değil, onlarca milletten insan ile bir araya gelip İspanyolca konuşmak, deneyimlerini anılarını dinlemek, birbirinin ufkunu açmak kadar büyük bir ödül yoktur bence.

Türkiye, İspanya, Endonezya, Çin, Japonya, Amerika, İtalya, Brezilya, Almanya, Hollanda, Fransa, Ukrayna, Belçika vs. Her biri kendi kültür özelliklerine, diline ve yaşam alışkanlıklarına sahip ülkeler, ama bir Japon "Biz büyüklerimize çok saygılıyızdır" dediğinde, diğerlerinin "Biz de" değini duymak; Amerikalı bir arkadaş ailesini anlatırken, bizimkine ne kadar benziyor demek; İtalya'nın özel bir yemeğinden bahsedilirken, "Biz de bunu bu şekilde yapıyoruz" demek, "Aslında hepimiz aynıyız" demenin bir başka yolu bence. Veya bir İspanyol'un sıcakkanlılığına aynı ölçüde cevap verebilmek ve onunla birlikte Almanların yaptıklarına "Hayır, biz bunu farklı yapıyoruz'' cümlesini beraber kurabilmek, size şu inancı sağlıyor: "Bu kadar farklı kültürle bir arada yaşayabiliyor, bu kadar farklı kültürü bir araya getirebiliyorsam, başaramayacağım ne var ki!" Hepsinden bir kelime öğrenmek bile nefis
bir deneyim.
Hep mi aynıyız? Hayır, elbette bazen hayranlıkla, bazense garip ifadelerle dinlediğim farklılıklar da var. Zaten bizi biz yapan bu farklılıklar değil mi? Hayatımda hiç duymadığım yaşam öyküleri, Dünya'ya olan ilgimi ve merakımı arttırıyor. Daha fazla görmek, daha fazla okumak ve daha fazla bilmek adına birer kıvılcım sanki hepsi. En güzeli de ne biliyor musunuz? Türkiyeliyim dediğinizde soracak bir sürü şeylerinin olması. İstanbul, İslam, kahve, yaşam şekli. Hepsi birer merak konusu. Hele ki İstanbul'u görenler yok mu? İstanbul'u onlardan dinlemek, tekrar hayran olmanız için bir sebep. Boğazı, tarihi yarım adayı, geceleri ve gündüzleri bir de onlardan dinleyin.
3 Haziran 2013 Pazartesi
Şu anda yapılması gereken şey bir temsilci grubunun oluşturulması ve taleplerin net bir şekilde bildirilmesidir sadece hükümet istifa demekle olmaz. Siyaset bilimci, avukat, sosyolog, akademisyen, gazeteci ya da fikirleri adam akıllı ifade edebilecek herkes bir araya gelmeli ve bu direnişin başarısına başarı katmalı bu birliğin bozulmasına engel olmalıdır.Mesajlar açık seçik ve anlaşılır olmalıdır. bu kadar çabuk ve güzel büyüyen ağacın meyvelerini de ağacı diken var edenler yemeli, bahçemiz büyümeli orman olmalı
Başkasına yaramasın
Yaşanan tüm olaylar gerçek ve sivil. içinde '' marjinal, Bölücü, Çapulcu'' gibi taifeler var mıdır evet vardır. Ancak olayların çıkış noktası bence farklı gezi parkı adıyla başlayan bu direniş türkiye'de yaşanan bir çok olayın göz ardı edilmesi için önce sessizce kabul edildi ve bundan faydalanılmaya çalışıldı. ne zamanki o biber gazı, kitap okuyan, uyuyan insanların üzerine sıkıldı işte o zaman durum değişti. Benim de farklı görüşlerim var hepsi ayrı teoriler ve hepsinin az çok haklılık patı var ancak bildiğimiz gerçek şu Türkiye'de yaşanan en ufak maddi zarar ABD nin ve Avrupa'nın işine yarar desteklediğim tüm görüşlerin ve bu fikri savunanların bilmesi gereken budur direniş eylem ya da fikri hareket tüm bu gerçeğin etrafında toplanmalı ve sağduyuyu elden bırakmamalıdır. Unutmayalım ne biber gazı ne plastik mermi ne bankamatiklerin teknik malzemesi ne de zarar gören alet edevatın parçaları Türkiye'de üretilmemektedir.Hepsi ama hepsi yurt dışından alınıyor bu da demektir ki buradaki zarar dışarıdakilerin cebini doldurur. Özgürlüğümüzü savunacağız bizim yandaş medya ya yada bir kurumun desteğine ihtiyacımız yok bir olur her şeyin üstesinden geliriz. Direnilen şey başta ''3-5'' ağaçtı ama artık laikliğimiz, dinimiz, bedenimiz, milli bayramlarımız, değerlerimiz ve özgürlüğümüzdür evet artık bizim için durmak yok
15 Mayıs 2013 Çarşamba
İnsanın yapacak onca işi olmasına rağmen birini beklediği için bunları yapamaz ya ne sinir bozucudur. birde yanında bir arkadaşın vardır ortamda saçma sapan bir şey söyler ama sen sırf o grupta küçük düşmemek için ona bir şey diyemezsin ve ellerini göğsünde birleştirip kocaman bir ohhhh dersin sıkıntını içine atarsın işte bu sıkıntı birikmesi denilen olay ki bunu şu anda ben uydurdum :) bir süre sonra patlamaya hazır bir bomba haline gelir hiç istemediğin bir anda bir patlarsın kimseyi görmez gözün o yüzden ara ara hafif sinir salınımlarıyla insanın rahatlaması gerek biriktirmek çare değil üstelik şunu biliyorum ki para dışında biriktirdiğiniz her şey gün geldiğinde sıkıntı yaratacak. buna istediğiniz şeyleri dahil edebilirsiniz benden size tavsiye biriktirdiğiniz şey para olsun başka türlü hepsi zarar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















